Huzura Neden Yabancıyız?
Bazen insan, yıllardır istediği bir şeye kavuştuğunda bile rahatlayamaz. Güzel bir ilişki başlar, bu
kez karşısındaki kişinin kendisini gerçekten sevip sevmediğini sorgular. İşler yoluna girer, zihni bu
defa neyin ters gidebileceğiyle meşgul olur. Kendisine değer veren birine yakınlaştıkça mesafe
koyar; sanki mutluluğa biraz fazla yaklaşmak tehlikeliymiş gibi.
İnsan neden istediği hâlde uzaklaşır? Neden kendisine iyi gelen bir şeyin içinde kalmakta
zorlanır?
Bazen bu soruların yanıtı, geçmiş deneyimlerimizde ve kendimizi korumayı öğrenme biçimimizde
saklıdır. Çünkü insan yalnızca yaşadıklarına değil, yaşamı boyunca tanıdığı duygulara da alışır.
Çocukluğunda sık sık eleştirilen, hata yaptığında anlaşılmak yerine suçlanan birini düşünelim.
Böyle biri, yetişkinlikte kendisini olduğu gibi kabul eden biriyle karşılaştığında bu yakınlığa hemen
güvenemeyebilir. Söylenen güzel sözlerin ne kadar gerçek olduğunu sorgulayabilir, küçük bir
mesafeyi reddedilme işareti olarak yorumlayabilir. Çünkü eleştiriye alışmıştır; koşulsuz kabul ise
onun için alışılmadık bir deneyimdir.
Benzer biçimde, sevgiyi kazanmak için sürekli çaba göstermeye alışmış biri de kendisine açıkça ilgi
gösterildiğinde ne hissedeceğini bilemeyebilir. Daha önce bir ilişkinin içinde hep bekleyen,
çabalayan ve karşısındakinin sevgisinden emin olmaya çalışan kişi, bu kez kendisine gösterilen
ilgiden şüphe duyabilir.
Burada mesele, insanın acıyı sevmesi değildir. Bazen tanıdığı bir duyguyla baş etmek, henüz alışık
olmadığı bir huzurun içinde kalmaktan daha kolay gelebilir. Çünkü tanıdık olan her zaman iyi
değildir; ancak tanıdık olduğu için daha öngörülebilir hissedilebilir.
Huzur neden bazen kaygı yaratır?
Birine yakınlaşmak, yalnızca güzel duygular yaşamak değildir. Aynı zamanda kendimizi açmak,
kırılganlığımızı göstermek ve incinme ihtimalini kabul etmektir. Bir ilişkiye değer verdiğimizde
onu kaybetme düşüncesi de bizi kaygılandırabilir.
Yeni başlayan bir ilişkiyi düşünelim. Her şey yolunda giderken kişi, karşısındaki insanın
davranışlarını daha dikkatli izlemeye başlayabilir. Mesajına geç yanıt verilmesini ilgisizlik olarak
yorumlayabilir, henüz yaşanmamış bir ayrılığın ihtimallerini zihninde canlandırabilir. Sonra
incinmemek için duygularını geri çeker, daha az iletişim kurar ya da ilişkinin yürümeyeceğine dair
nedenler arar.
Böylece kendisini olası bir hayal kırıklığından korumaya çalışırken yakınlık kurmasını da
zorlaştırabilir.
Bu tür tepkiler, kişinin geçmiş deneyimleriyle şekillenmiş korunma biçimleriyle ilişkili olabilir. Bir
dönem incinmekten kaçınmak için geliştirilen duygusal mesafe, zaman içinde güven kurmanın
önünde bir engele dönüşebilir. Kişi, bugün yaşadığı durumu yalnızca mevcut koşullara göre değil,
geçmişte öğrendiği korkuların etkisiyle de değerlendiriyor olabilir.
Ancak her geri çekilme korkudan kaynaklanmaz. Bazen insan gerçekten istemediği bir ilişkiden
uzaklaşıyor, ihtiyaçlarıyla uyuşmayan bir durumdan vazgeçiyor olabilir. Bir ilişkiyi bitirmek, bir iş
teklifini reddetmek ya da bir insana mesafe koymak her zaman kendini sabote etmek anlamına
gelmez.
Bu nedenle önemli olan, yalnızca ne yaptığımız değil, o davranışın ardında ne olduğunu
anlayabilmektir.
Kendimize şu soruyu sorabiliriz: Gerçekten istemediğim için mi uzaklaşıyorum, yoksa istediğim
hâlde yaşayabileceğim şeylerden korktuğum için mi?
Bu sorunun yanıtını bulmak her zaman kolay değildir. Bazen yaşadığımız huzursuzluğun geçmiş
deneyimlerimizden mi, içinde bulunduğumuz durumdan mı, yoksa her ikisinden birden mi
kaynaklandığını anlamak zaman alır.
Kendimizi anlamaya çalışırken hissettiğimiz her korkuyu gerçek kabul etmeden, ama hiçbir
duygumuzu da küçümsemeden ilerleyebiliriz. Çünkü korktuğumuz her şey tehlikeli olmadığı gibi,
bizi huzursuz eden her durum da zararsız değildir. Güvenmek, kendi sınırlarımızdan vazgeçmek
anlamına gelmez. Asıl mesele, kendimizi korurken yakınlığa da alan açabilmektir.
Bu döngüyü değiştirmek mümkün mü?
Değişim, kendimize kızmakla değil, davranışlarımızın ardındaki ihtiyacı anlamakla başlar. Bir
şeyden uzaklaşma isteği duyduğumuzda hemen karar vermek yerine durabilir, bizi rahatsız eden
durumun ne olduğunu anlamaya çalışabiliriz. Zihnimizden geçen düşüncelerin somut gerçeklere mi,
yoksa olumsuz ihtimallere mi dayandığını değerlendirebiliriz.
Örneğin, birinin mesajımıza geç yanıt vermesi karşısında hemen ilgisini kaybettiği sonucuna
varmak yerine başka olasılıkları da düşünebiliriz. Bir iş görüşmesinden önce kendimizi yetersiz
hissettiğimizde bu duyguyu başarısız olacağımızın kanıtı olarak görmek yerine, yeni bir durumla
karşı karşıya olduğumuzu hatırlayabiliriz.
Amaç, kendimizi olumlu düşünmeye zorlamak ya da her şeyin yolunda olduğuna inanmak değildir.
Amaç, korkularımızın kararlarımızı tek başına yönetmesini önleyebilmektir.
Bu örüntüler ilişkilerimizi ve yaşam kalitemizi sürekli olumsuz etkiliyorsa bir ruh sağlığı
uzmanından destek almak da kendimizi daha yakından tanımamıza yardımcı olabilir. Çünkü bazen
değişimin ilk adımı, uzun zamandır tekrar ettiğimiz davranışların nedenlerini fark etmektir.
Belki de huzura alışmak, sandığımızdan daha fazla zaman gerektirir. Uzun süre kendini korumak
zorunda hissetmiş biri için rahatlamak, bir başkasına güvenmek ve her şey yolundayken kötü bir şey
olacakmış gibi hissetmeden yaşayabilmek kolay olmayabilir. Ancak geçmişte bizi koruyan
yöntemlerin bugün hâlâ bize iyi gelip gelmediğini sorgulayabiliriz.
Hayatın belirsizliklerini tamamıyla ortadan kaldıramayız. Sevdiğimiz birini kaybetme, başarısız
olma ya da hayal kırıklığı yaşama ihtimalini yok edemeyiz. Fakat bu ihtimallerin varlığı, güzel
şeylerden uzak durmamız gerektiği anlamına gelmez.
Belki de büyümek, bütün riskleri ortadan kaldırmak değil; riskleri değerlendirirken kendimize iyi
gelen şeylere de bir şans verebilmektir. Her şeyin kusursuz olmasını beklemeden güven geliştirmek,
mutlu olduğumuz anlarda mutluluğun bozulacağı korkusuna kapılmadan o anın içinde
kalabilmektir.
Belki de asıl sormamız gereken soru şudur: Hayatımda bana iyi gelen şeylerden gerçekten
vazgeçmek mi istiyorum, yoksa onların bana iyi gelebileceğine inanmakta mı zorlanıyorum?
Bazen insanın ihtiyacı, kendisini korumaktan vazgeçmek değil, artık kendisini korumak için
kullandığı yöntemleri yeniden öğrenmektir. İyileşmek, her zaman daha güçlü durmak ya da daha
fazlasını yapmak değildir. Bazen bize iyi gelen bir şeyin hayatımızda kalmasına izin verebilmektir.
Yazar: Klinik Psikolog Kübra Adam
Yorumlar (0)

