Her Şeyi Yapay Zekâya Sorarsak, Kendimize Ne Kalır?
Son zamanlarda gözlemlediğim şeyler arasında yapay zekânın hayatımız üzerindeki etkisi giderek
daha fazla dikkatimi çekiyor. İnsanların kendi zihinlerine, düşüncelerine ve kararlarına eskisi kadar
güvenmediğini görüyorum. Psikolojik açıdan baktığımızda bunu, öz-yeterlilik algısının zedelenmesi
üzerinden değerlendirebiliriz.
Psikolojide insanın kendi hayatını yönetebilme, kararlarının arkasında durabilme ve karşılaştığı
sorunlarla baş edebilme konusundaki inancını öz-yeterlilik olarak tanımlarız. Öz-yeterlilik, hazır
cevaplarla değil; zorlanarak, deneyerek, hata yaparak ve bu hatalardan öğrenerek gelişen bir
psikolojik güçtür.
Bugün ise düşünme, karar verme, sorunlarla başa çıkma ve yönetme gibi becerilerimizi giderek
daha fazla dışarıya bırakıyoruz. Ne izleyeceğimizden ne konuşacağımıza, ne yiyeceğimizden ne
giyeceğimize kadar pek çok konuda algoritmalardan yardım alıyoruz.
Zihinsel çabayı sürekli olarak
dışarıya devretmek, kısa vadede hayatımızı kolaylaştırırken uzun vadede kendi karar verme ve
problem çözme becerilerimizi daha az kullanmamıza neden olabilir.
Bunu günlük hayatın içinde de görmek mümkün.
Örneğin bir ilişkide yaşadığımız bir problemi önce kendi içimizde anlamaya çalışmak yerine yapay
zekâya anlatıyor; “Ne yapmalıyım?”, “Ona ne söylemeliyim?”, “Bu davranışı ne anlama geliyor?”
diye soruyoruz. Aldığımız cevabı uyguluyor, hatta bazen göndereceğimiz mesajı bile ona
yazdırıyoruz. Sorun çözülmediğinde ise bu kez başka bir cevap arıyoruz.
Oysa burada gözden kaçırdığımız bir şey var: Bize bir cevap verilmiş olması, o cevabın gerçekten
bize ait olduğu anlamına gelmiyor.
Kendi duygumuzu anlamak, seçenekleri değerlendirmek, karar vermek ve verdiğimiz kararın
sonuçlarıyla baş etmek de hayatın bir parçası. Bazen yanlış karar verebilir, bazen hata yapabilir,
bazen de ne yapacağımızı bilemeyebiliriz. Fakat tam da bu süreçler, öz-yeterliliğimizi geliştiren
deneyimlerdir.
Bilgiye ulaşmakla, kendi hayatımızla ilgili bir karar verebilmek aynı şey değil. Yapay zekânın bize
seçenekler sunması, o seçeneklerin içinden hangisinin bize ait olduğunu bulduğumuz anlamına
gelmiyor.
Bazen insanın ihtiyacı bir cevaptan çok, kendi cevabını bulabileceği alanı yeniden oluşturabilmek.
Teknolojinin gelişmesi ve hayatımıza sağladığı konfor elbette çok değerli.
Yapay zekânın pek çok
alanda hayatımızı kolaylaştırdığı da tartışılmaz. Ancak asıl soru şu:
Bizi kolaylaştırırken bizden ne götürüyor?
İnsanın kendi hayat yolculuğunda sürücü koltuğundan inip giderek yolcu koltuğuna geçmesi biraz
endişe verici geliyor. Çünkü hayatımızdaki her küçük kararı dışarıya bıraktığımızda yalnızca bir
seçimden değil, kendi irademizi kullanma fırsatlarımızdan da vazgeçmiş oluyoruz.
Üstelik yapay zekânın bize sunduğu kusursuza yakın dünyada, insan olmanın bazı değerli taraflarını
da gözden kaçırabiliriz: kusurlarımızı, spontanlığımızı, samimi duygularımızı, kararsızlıklarımızı ve
hatta hata yaparak öğrenme hakkımızı.
Düşünün; ne zamandır kendi duygularımızı ifade etmeyi, bir e-posta yazmayı, ne yiyeceğimize
karar vermeyi, hatta bazen ne söyleyeceğimizi bir yazılıma bırakıyoruz?
Belki de mesele yapay zekânın hayatımızda olması değil; hayatımızın ne kadarını ona teslim
ettiğimiz.
Düşünen makinelerin dünyasında, kendi düşünme becerimizi kaybetmeden var olabilmemiz
gerekiyor. Arada bir ekranı kapatıp akıp giden hayata bakmak, kendi kararlarımızı kendimiz
vermek, hata yapmaya ve kusurlu olmaya yeniden izin vermek gerekiyor.
Belki en mükemmel cümleyi kuramayacağız. Belki verdiğimiz karar en iyisi olmayacak. Belki hata
yapacağız.
Ama o karar bize ait olacak.
Çünkü insan olmak biraz da bu değil midir? Her zaman doğruyu bilmek değil, bazen de yanılarak
kendi yolumuzu bulabilmek.
Ve belki de ruhumuzun ihtiyacı, kusursuz cevaplardan çok, kendi cevabımızı bulabilecek kadar
kendimize güvenebilmektir.
Belki de yapay zekânın bize verebileceği en değerli şey, bütün cevapları bulmak değil; kendi
cevabımızı aramaya devam edebilecek kadar kendimize güvenmeyi hatırlatmasıdır.
Yazar: Klinik Psikolog Kübra Adam
Yorumlar (0)

