Çocukluk kaderimiz değil, hayatımızın ilk taslağı
İnsan hayatı boyunca ilişkiler kuruyor, hayaller kuruyor, kararlar alıyor ve türlü zorluklarla mücadele ediyor. Bazen neden böyle hissettiğimizi, neden bazı insanlara karşı fazlasıyla hassas olduğumuzu ya da neden aynı davranışları tekrar tekrar sergilediğimizi anlamakta zorlanıyoruz.
Çoğu zaman yaşadığımız duyguların ve verdiğimiz tepkilerin yalnızca içinde bulunduğumuz koşullardan kaynaklandığını düşünüyoruz. Oysa bugünkü halimizin hikâyesi, sandığımızdan çok daha önce başlamış olabilir.
Çocukluk…
Çoğumuz için geçmişte kalmış bir dönem. Ancak psikolojik açıdan bakıldığında çocukluk, yalnızca geride bıraktığımız yıllardan ibaret değil. Bugün kendimize, insanlara ve hayata nasıl baktığımızın temel taşlarının döşendiği bir dönem.
Medicana Konya Hastanesi Psikoloji Uzmanı Klinik Psikolog Kübra Adam da çocukluk yıllarının, kişinin kendisiyle ve çevresiyle kurduğu ilişkinin şekillenmesinde önemli bir yere sahip olduğuna dikkat çekiyor.
Bir çocuk kendisini nasıl görmeyi öğrenir?
Çocukluk döneminde duyduğumuz sözler, gördüğümüz ilgi, hissettiğimiz güven ya da yaşadığımız ihmal, zaman içerisinde kendimizle ilgili düşüncelerimizin bir parçası haline gelebiliyor.
Sevildiğini ve önemsendiğini hissederek büyüyen bir çocukla sürekli eleştirilen bir çocuğun kendisine bakışı elbette aynı olmayabiliyor.
Bir çocuğa sürekli “Yapamazsın” denildiğinde, zamanla bu cümleyi yalnızca çevresinden duyduğu bir söz olmaktan çıkarıp kendisi hakkında bir gerçeğe dönüştürmesi mümkün.
Ya da sürekli başkalarıyla kıyaslanan bir çocuk, yetişkin olduğunda bile kendisini başkalarının başarıları üzerinden değerlendirmeye devam edebiliyor.
Burada önemli olan yalnızca yaşanan olaylar değil, çocuğun o olaylara yüklediği anlam.
Çünkü çocuk zihni, dünyayı yetişkinler gibi yorumlamıyor.
Anne ve babasının tartışmasına şahit olan bir çocuk, yaşananları kendisinden kaynaklanıyormuş gibi düşünebilir. Yeterince ilgi görmeyen bir çocuk ise bunun nedenini “Ben yeterince değerli değilim” şeklinde yorumlayabilir.
İşte bu küçük yaşlarda yapılan yorumlar, ilerleyen yıllarda kişinin kendisi ve dünya hakkındaki temel inançlarına dönüşebiliyor.
Geçmiş, bugünün içinde yaşamaya devam edebilir
Belki de yetişkinlikte yaşadığımız bazı sorunların cevabını bugünün şartlarında ararken geçmişe bakmayı unutuyoruz.
Sürekli eleştirilen bir çocuk, yetişkinlikte başarılı olsa bile kendisini yeterli hissetmekte zorlanabilir.
Duygusal olarak ihmal edilen bir çocuk, ilerleyen yıllarda kabul edilmek ve değer görmek için gereğinden fazla çaba gösterebilir.
Terk edilme korkusuyla büyüyen biri, ilişkilerinde karşısındaki insanın en küçük davranışını bile bir ayrılık işareti olarak yorumlayabilir.
Bütün bunlar elbette “Çocuklukta yaşananlar hayatımızı tamamen belirler” anlamına gelmiyor.
Tam tersine, önemli olan nokta burada başlıyor.
Çünkü geçmiş, geleceğin kesin hükmü değildir.
“Geçmiş geçmişte kaldı” demek her zaman yeterli değil
Hayatımız boyunca sık sık “Geçmişi geride bırak”, “Geçmiş geçmişte kaldı”, “Artık bunları düşünme” gibi cümleler duyuyoruz.
Söylemesi kolay.
Ama insanın kendisine şu soruyu sorması gerekiyor:
Geçmişi nasıl geride bırakacağım?
Bir yaşantının üzerini kapatmakla onun etkisinden kurtulmak aynı şey değil.
Bazen geçmişte yaşananları yok saymak, onları çözmek yerine yalnızca ertelemek anlamına gelebiliyor. Çünkü insan zihni yaşanan deneyimlerden anlam çıkarıyor. Bu anlamlar da zaman içerisinde kişinin kendisiyle, insanlarla ve hayatla ilgili düşüncelerini şekillendiriyor.
Ancak burada umut veren çok önemli bir gerçek var:
İnsan zihni değişime açık.
Geçmişte yaşadıklarımızın bugünümüz üzerinde etkisi olması, geleceğimizin de aynı şekilde devam edeceği anlamına gelmiyor.
Kişi kendisini tanımaya, duygularının nereden geldiğini anlamaya ve geçmişte yaşadıklarına farklı bir gözle bakmaya başladığında değişim için önemli bir kapı aralanıyor.
Çocukluk kader değildir
Belki de çocukluğa dair söylenebilecek en önemli cümle şu:
Çocukluk kader değildir.
Çocukluk, bugünkü kişiliğimizin yazıldığı ilk taslak olabilir. Ancak hiçbir taslak değiştirilemez değildir.
İnsan büyüdükçe kendisini yeniden tanıyabilir. Eski düşüncelerini sorgulayabilir. Yıllarca taşıdığı bazı yüklerin aslında kendisine ait olmadığını fark edebilir.
Bunun ilk adımı ise geçmişi suçlamak değil, geçmişi anlamaktır.
Bazen anne babamızı, bizi kıran insanları, yaşadığımız olayları ya da kendimizi suçlamak yerine, “O zaman ne olmuştu ve ben bunu nasıl anlamlandırmıştım?” diye sormak daha iyileştirici olabilir.
Çünkü insan kendi hikâyesine dışarıdan bakmayı öğrendiğinde, geçmişin sessizce bıraktığı izleri daha net görebiliyor.
Belki de hayatımızdaki en büyük değişimler, tam da o fark ediş anlarında başlıyor.
Çocukluğumuz bizi anlatır ama bizi tanımlamak zorunda değildir.
Geçmişimiz hikâyemizin bir bölümüdür; tamamı değil.
Ve insan, kendi hikâyesini anlamaya başladığı ölçüde kendisine yaklaşır.
Bazen iyileşmek, geçmişi unutmak değil; geçmişteki çocuğu ilk kez gerçekten anlamakla başlar.
