Herkes Haklı, Peki Kim Sorumlu?
Bugün kime sorsak kendince haklı. İlişkiler bitiyor, herkes karşı tarafın hatalı olduğunu söylüyor. İş yerlerinde sorunlar yaşanıyor, herkes üzerine düşeni yaptığını düşünüyor. Toplumsal meselelerde herkesin söyleyecek bir sözü, savunacak bir fikri var. Ancak konu sorumluluk almaya geldiğinde ortalık bir anda sessizleşiyor.
Herkesin bir gerekçesi var ama çok az kişinin kendine yönelttiği bir soru: Peki, benim bu yaşananlarda payım ne?
Belki de en büyük sorunlarımızdan biri, haklı olmayı her şeyin önüne koymamız. Bir tartışmada karşı tarafı anlamak yerine onu susturmaya, bir anlaşmazlığı çözmek yerine kazanmaya çalışıyoruz. Hatalı olma ihtimalimizi düşünmek bile istemiyoruz. Çünkü bazen haklı çıkmayı, gerçeği bulmaktan daha önemli görüyoruz.
Oysa bir konuda haklı olmak, o konuda hiçbir sorumluluğumuz olmadığı anlamına gelmiyor.
Bir ilişkinin sona erdiğini düşünelim. Taraflardan biri diğerinin ilgisizliğinden, diğeri anlaşılmamaktan şikayet ediyor. Biri çok çabaladığını, diğeri sürekli yalnız bırakıldığını söylüyor. Herkes kendi yaşadıklarını anlatıyor, kendi kırgınlıklarını sıralıyor. Fakat çoğu zaman kimse şu sorunun üzerinde durmuyor: Ben bu ilişkinin içinde neyi eksik yaptım?
Belki de sorun, kimin daha çok hata yaptığını bulmaya çalışırken birlikte nasıl bu noktaya gelindiğini unutmakta.
Elbette her olayda sorumluluk eşit dağılmaz. Bazen bir taraf gerçekten daha fazla zarar verir, bazen yaşananların sorumluluğu açıkça bir kişiye aittir. Herkesi her koşulda suçlu ilan etmek de adil değildir. Ancak kendi payımızı sorgulamakla bütün suçu üstlenmek arasında önemli bir fark var. İnsan kendi hatasını kabul ettiğinde karşı tarafın hatalarını aklamış olmaz. Sadece kendi davranışlarının sorumluluğunu alır.
Ne var ki kendimiz söz konusu olduğunda oldukça yaratıcı gerekçeler üretebiliyoruz.
Kırıcı konuştuğumuzda sinirli olduğumuzu söylüyoruz. Birini ihmal ettiğimizde yoğunluğumuzu öne sürüyoruz. Verdiğimiz sözü tutamadığımızda şartların uygun olmadığını anlatıyoruz. Başkası aynı davranışı sergilediğinde ise onu duyarsız, düşüncesiz ya da güvenilmez ilan edebiliyoruz.
Başkalarının davranışlarını karakterleriyle, kendi davranışlarımızı ise koşullarla açıklıyoruz.
İşte tam da burada kendimize tanıdığımız ayrıcalık ortaya çıkıyor. Kendimizi anlamak için bütün hikayeyi dinliyor, başkalarını yargılamak için birkaç cümleyi yeterli görüyoruz. Kendi niyetlerimizi önemsiyor, başkalarının davranışlarının üzerimizde bıraktığı etkiyi çoğu zaman görmezden geliyoruz.
Oysa iyi niyet, her zaman iyi sonuç doğurmaz. Birini kırmak istememiş olabiliriz ama onu kırmış olabiliriz. Bir davranışı kötü niyetle yapmamış olabiliriz ama verdiğimiz zararı ortadan kaldırmış olmayız. Niyetimizi açıklamak elbette önemlidir; ancak karşımızdakinin yaşadıklarını yok saymanın gerekçesi haline geldiğinde anlamını kaybeder.
Çünkü sorumluluk almak, kendimizi savunmayı bırakıp davranışlarımızın sonuçlarına bakabilmektir.
Bu mesele yalnızca kişisel ilişkilerle de sınırlı değil. İş hayatında bir aksaklık yaşandığında herkes kendi görevini tamamladığını söyleyebilir. Bir ekipte iletişim koptuğunda herkes karşı tarafın yeterince bilgi vermediğinden yakınabilir. Bir sorun büyüdüğünde hatanın kimden kaynaklandığını bulmak, sorunu çözmekten daha fazla zaman alabilir.
Oysa bir kurumda da toplumda da gelişmenin yolu yalnızca hatalı kişiyi bulmaktan geçmez. Hatanın neden ortaya çıktığını anlamak, tekrar etmesini önlemek ve gerektiğinde kendi yöntemlerini değiştirmek gerekir. Suçlu aramak geçmişi açıklayabilir; sorumluluk almak ise geleceği değiştirebilir.
Toplumsal meselelerde de benzer bir durumla karşılaşıyoruz. Daha dürüst bir toplum istiyoruz ama kendi küçük çıkarlarımız söz konusu olduğunda ilkelerimizden taviz verebiliyoruz. İnsanların birbirine saygı göstermesini bekliyoruz ama düşüncelerimize katılmayanları dinlemekte zorlanabiliyoruz. Adalet talep ediyor, ancak adaletin bizim aleyhimize işlediğini düşündüğümüzde aynı kararlılığı koruyamayabiliyoruz.
Başkalarının değişmesini beklemek kolay. Zor olan, savunduğumuz değerleri kendi hayatımızda da uygulayabilmek.
Elbette bir insanın her sorunun sorumluluğunu üstlenmesi mümkün değil. Hayatta kontrolümüz dışında gelişen olaylar, haksızlıklar ve başkalarının yanlış tercihleri var. Her sorunu bireysel hatalara indirgemek, gerçek nedenleri görmemize de engel olabilir. Ancak değiştiremeyeceğimiz koşulların varlığı, değiştirebileceğimiz davranışları sorgulamaktan vazgeçmemizi gerektirmez.
Belki de kendimize sormamız gereken asıl soru şu: Haklı olduğumuzu kanıtlamak için gösterdiğimiz çabanın ne kadarını sorunu çözmek için gösteriyoruz?
Bir özür dilemek neden bu kadar zor? Bir hata yaptığımızı kabul etmek neden değerimizi azaltacakmış gibi hissettiriyor? Fikrimizin yanlış olabileceğini söylemek neden bir yenilgi gibi algılanıyor?
Belki de sorumluluk almayı zayıflıkla karıştırıyoruz. Oysa insanın kendi hatasını görebilmesi, her koşulda kendini savunmasından çok daha fazla cesaret gerektirir. Çünkü insan başkasını suçladığında kendini geçici olarak rahatlatabilir; kendisiyle yüzleştiğinde ise değişmek zorunda kalabilir.
Ve değişmek, çoğu zaman haklı çıkmaktan daha zordur.
Belki bugün bir tartışmada son sözü söylemek yerine karşımızdakini gerçekten dinleyebiliriz. Bir hatamızı açıklamak için sıraladığımız gerekçelerin arasına kendi payımızı da ekleyebiliriz. Bir sorun yaşandığında yalnızca kimin yanlış yaptığını değil, bundan sonra neyin farklı yapılabileceğini de düşünebiliriz.
Çünkü mesele her zaman kimin haklı olduğunu bulmak değil. Bazen asıl mesele, haklı olduğumuzu düşünürken neyi göremediğimizi fark etmek.
Herkesin kendince haklı olduğu bir dünyada belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, biraz daha fazla sorumluluk almak.
Çünkü herkes haklı olabilir. Ama hiçbirimiz kendi payımıza düşeni sorgulamadan daha iyi bir dünya kuramayız.
— Kendimize Rağmen

